Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Pazartesi, 15 Haziran 2020 09:39

“Devrimin Güncelliği” Fikri Üzerine

Yazan

George Floyd’un polis şiddetiyle öldürülmesinin ardından ABD’nin kimi eyaletlerinde yaşanan, şiddet ve kitle yoğunluğu giderek düşse de devam eden isyan, kimi kesimler tarafından ‘aşırı’ yorumlanarak, devrimin (ve hatta dünya devriminin) güncel olduğu sonucuna vardırıldı. Bu iddianın sahipleriyle hayali bir diyaloğa girelim. Vardıkları sonucu temellendirmeleri istendiğinde, verebilecekleri üç olası cevap vardır.

1) Devrimin sürekli güncelliği görüşü

Bu isyandan önce de devrimin güncel olarak nitelenmesini gerektirecek koşullar (gerek nesnel, gerek öznel) zaten büyük oranda sağlanmıştır, ve bu isyan sistemin krizini ‘artıran’ ya da ‘görünür kılan’ bir mahiyete sahiptir.

Oysa, ezenler kampı içinde ya da ezenler ile ezilenler arasında kapitalist sistemde her zaman yaşanan ve özel bir anlama sahip olmayan türden, yani olağan kimi çekişmeler dışında bir gelişme yaşanmadı; pandemi süreci dahil. Aksine, kapitalist devletler, son dönemlerin en ciddi krizi olan pandemiyle, ‒ki bu politik bir kriz olarak başlamadı ve bir politik krize de dönüşmedi‒ bir şekilde baş etti ve bu süreçten güçlerini konsolide ederek çıktılar. Dolayısıyla, bu ilk seçenek üzerinde çok fazla durmayacağız.

2) İsyana indirgenen devrim görüşü

İsyan kategorik önemdedir; devrimci dönemin başlangıcını teşkil etmektedir. Kendinden öncesini ve sonrasını, devrimci durum öncesi ve devrimci dönem olmak üzere iki ayırır. İsyanın kendini göstermesiyle devrim an meselesi olur.

Cevap bu olduğu takdirde, ‘genel olarak isyan’ın politik statüsüyle, yani bir kategori olarak isyanla ilgili bir tartışma yürütülmelidir. Bu ikinci cevap, isyanı devrimci sürecin belirleyen fenomeni olarak resmeder; isyan ve öncesi arasında kategorik fark vardır, kalın bir çizgi ile ayrılırlar; isyan ile devrim arasındaki sınır ise belirsizdir bu okumaya göre. Bir isyan, bir devrime değebilecek kadar yaklaşır neredeyse ve bir isyan devrimle sonuçlanmamışsa buna ancak talihsizlik denebilir.

Böyle bir yaklaşımın, “romantik” siyaset kavrayışının parçası olduğunu söyleyeceğiz. “Romantik” sözcüğünü burada Michael Löwy ve Isaiah Berlin tarafından kavramsallaştırıldıkları biçimiyle, yani gündelik hayat dilinde sahip oldukları içerimden başka bir şeyi ifade etmek üzere kullanıyoruz. “Romantizm” teriminin, politik teori alanında, “idealizm”, “hümanizm” kavramları gibi teorik bir derinliğe sahip ve belirli bir teorik yapıyla ilişkili olduğunu düşünmeyiz; Berlin ve Löwy ise 18. yy’da romantizmin bir akım olarak ortaya çıkmasıyla, topluma dair düşünüşte köklü bir devrimin yaşandığını ve bu akımın sanattan siyasete her alanda, olguları algılama ve deneyimleme biçimini kuşattığını ileri sürerler ‒Löwy ve Berlin, romantizme sempati dereceleri oldukça farklı iki figür olmakla birlikte, onun bir sanatsal akımdan ibaret olmadığı ve bir dünya görüşü teşkil ettiği konusunda mutabıklardır. Berlin, romantiklere ilişkin şunları der: “Dünya sonra bir daha asla aynı olmadı, politika ve ahlakımızı derinden değiştirdiler. Şurası kesin ki bu, modern zamanlarda insanın bakışındaki en radikal ve en dramatik, hatta belki dehşet verici değişimdir.” Berlin ve Löwy’ye göre insanın global bakışını şekillendiren bu paradigma, kimi akademisyenlerin kabul ettiği gibi 1848’de sonlanmamıştır ve bugün hâlâ devam etmektedir. 20. ve 21. yy’ın politik akımlarının eleştirme, isyan etme ve talep etme biçimleri romantizmin dilini konuşmaktadır. Milliyetçilik, varoluşçuluk, demokrasi… Löwy, 68 gençlik hareketini ve takip eden yıllardaki özgürlükçü hareketleri de bu kervanın içinde sayar.

Berlin için romantizmin özü, etikte geçerlilik ve nesnel hakikate dair geleneksel kavramların, haddi hesabı olmayan, her yanı kuşatan sonuçlar doğurarak yerle bir edilmesidir. Bunların yerine, “Ortaçağ romansı”nın değerleri, yani nesnel gerçekliği olmayan değerlere yönelik arzu, hayal, hasret, nostalji, ve bu hislerin harekete geçirdiği özneler geçer. Bundan sonra, özel olarak ‘politik romantizm’ üzerine düşünmüş ve onun Marksizm ile ilişkisini kurmaya çalışmış olan Michael Löwy’nin tanımlarına başvuracak ve Löwy’nin, ikinci cevabın analizine ve eleştirisine nasıl katkı sunduğuna bakacağız.

Michael Löwy, politik romantizmin muhafazakâr olabileceği gibi devrimci de olabileceğini söyler. Kapitalizmin gelişmeleri karşısında dehşete düşen ve dünyanın tüm anlamını ve erdemini kaybettiğini düşünen romantikler, kayıp değerleri geri getirmek adına eski düzenin kalıntılarına sarılabilir ve muhafazakârlaşabilir; fakat, yine aynı dehşet hissinden hareketle, yıkıcı faaliyetlere de girişebilirler. Devrimci romantizmin nostaljisinin nesnesi sıklıkla Ortaçağ değerlerinin dışına taşar. Yeni Héloise eseriyle devrimci romantizmi başlattığı kabul edilen Rousseau’nun nostaljisi “doğa durumu”na yönelir. Nostalji konusu olan dönem (hayali dönem) uzak bir geçmişe gittiği oranda ütopyaya dönüşür. Löwy’nin 68 hareketi ve benzeri diğer hareketleri romantik olarak sınıflandırmasının bir sebebi de budur. 68 hareketinin ütopyası ile devrimci romantizmin nostaljisi arasında pek az fark vardır. İkisi de bugünü eleştireyim derken bugünün dışına çıkmışlardır, ‘şimdi’de yaşamazlar; ‘şimdi’de mümkün olan amaç ve kazanımları değil, ‘şimdi’ içinde yer almayan değerleri esas alarak hareket ederler.

Şimdi artık konumuzla doğrudan bağlantılı kısma gelelim. Löwy devrimci romantizmin temel bir öğesinin infial temelli isyan olduğunu söyler. (Orijinali, yanlış ya da haksız olduğu düşünülen bir şey karşısında gelişen öfke anlamına gelen “indignation”dir.) Siyasetin en yüksek anı, romantik için, “kötü” olan karşısında, değerlerin ateşli bir kolektif savunusunun gerçekleştiği ve bu yolla dünyanın anlam ve erdeminin tesis edildiği ‒ya da yeniden tesis edildiği‒ isyanın parçası olunan andır. Romantik için, soğuk ve mekanik dünya isyanın ateşiyle renklenir ve anlam kazanır. Mükemmel bir devrimci romantik figür olan Victor Hugo’nun, Sefiller kitabında 1832 Paris Haziran İsyanı için sunduğu şiirsel nitelikteki betimleme, bir romantiğin isyanı algılayışını göstermesi bakımından çarpıcıdır. Romantiğin, öfke dışavurumu dışında “hakiki” bir etkinliği ya da planı yoktur; ütopik ‒ya da nostaljik‒ değerleri gerçekle başka türlü ilişki kurabileceği bir ajanda vermez ona. Bu sebeple, romantiğin zihninde, isyan anıyla, ütopyasını süsleyen değerlere ulaşacağı an arasında olsa olsa yine fantazmatik bir bağlantı olabilir. İsyandan sonraki aşamaya, ya da isteğine giden yolu nasıl kat edeceğine dair bir düşünüşü yoktur, sanki böyle bir mesafe yok gibidir.

Löwy, devrimci romantizme ve onun siyaset yaklaşımına açıkça meyletmektedir. Son yıllarda yayımlanan bir makalesinde1, iki tür siyaset biçimi olduğunu söyler: İlki, sağ partiler gibi kimi sol partilerin de içinde bulunduğu statükocu siyaset tarzıdır; ikincisi ise kalkış noktası ütopya, infial ve isyan olan siyaset tarzıdır. Üçüncü bir siyaset kavrayışı görmez Löwy. Romantik yaklaşımını, Troçkist Daniel Bensaid’den yaptığı bir alıntıyla ileri götürür: “Mutabakata dayalı rızanın pek az ılık suları, infialin yakıcı akımını çözemez. (…) İnfial bir başlangıçtır. Ayaklanmanın ve yola koyulmanın bir biçimidir. İnfiale kapılırız, isyan ederiz, ne olacağını sonra görürüz.” Bu cümleler isyan’ın devrimci romantik siyaset kavrayışı için merkezi önemini ortaya koyması bakımından gayet açıklayıcıdır. Devrim, isyan sürecinin olası bir ileri alt-süreci, bir uzantısı olarak anlaşılır bu yaklaşıma göre; devrim üzerine ve onun kategorik farkı üzerine özel bir düşünüşe yer yoktur.

Löwy, infial ve isyan olmadan tarihte büyük hiçbir şey yapılamaz, der. Bu önermeyi, Löwy ile aynı tarzda olmasa da, doğru kabul etmek gerekir. Devrimci politika, kendisine devşireceği gücün malzemesini, mutabakata dayalı rızanın soğuk sularında, düzenle uyum içindeki bireylerin ya da kesimlerin arasında değil, “kopuş” edimi içindeki isyancılarda arar; fakat ne isyancılar politikanın öznesi olabilir, ne de isyan devrimci politikanın ana momenti olarak kabul edilebilir. Bensaid’in iddiasının aksine, tarih, isyanın kızgın akımının ılıyarak düzenin soğuk sularına karıştığı, “kopuş” edimi içindeki isyancıların kısa sürede düzene koptukları yerden tekrar bağlandıkları sayısız örnekle doludur.

Bir isyan karşısında geliştirilen, a) isyanın meşruluğuna, ahlaki haklılığına, manevi değerine ya da b) ikinci cevapta ve Bensaid’in iddiasında gördüğümüz üzere, toplumsal yapıyı değiştirme gücüne dair savunular devrimci romantizmin sınırları içinde kalır. Bu savunular devrimcidir, devrimlerde pay sahibi olabilirler; fakat devrimci kudret sahibi ve Marksist değildirler. Marksizmin isyan karşısındaki tutumu, bizzat Marx tarafından 1848 devrimi ertesinde kanlı biçimde bastırılan Haziran işçi isyanına ilişkin değerlendirmeyle ortaya konulmuştur. Marx, 18 Brumaire’de oldukça objektif değerlendirmelerde bulunur ve yeterli ittifakları yapmadığı için başarısız olacağı zaten belli olan bir isyan deyip bitirir. Marksist politika kavrayışı bakımından isyan, Marksist politik öznenin, gücünün izin verdiği ölçüde takip ettiği, güç devşirmeye ya da manipüle etmeye çalıştığı bir kaynaktır. Fakat politikanın ana süreci değildir.

İsyan, kendinde, ne genel olarak ne de ABD isyanları güncel örneğinde, devrimin güncelliğini tartıştırmaya yetecek bir değer taşıyor.

3) Nesneyi yaratan özne görüşü

Sonuncu olası cevap, devrimciliğin iradi boyutuna vurgu yapar: Devrimin güncel olduğu tezi, bu teze inanan ve onun uğrunda harekete geçen özneler yaratıldığında kendini gerçekleştirir, bir propaganda cümlesinden hakikatin kendisine dönüşür. Devrimci öznelerin ve iradelerinin inşası, devrimin güncelliğine duyulan sarsılmaz inançla mümkündür.

Hegel’in “Büyük işler tutku olmadan yapılmaz” veciz sözünün aşırı bir yorumu olan bu cevabın eksikliğini, devrime inancını güncel olmaması durumunda dahi sürdürecek kadar tutkulu olan, ve tutku ile gerçekçiliği bir arada bulunduran bir devrimcinin, İbrahim Kaypakkaya’nın yazıları arasında belki de çok dikkat çekmeyen birkaç cümleye başvurarak eleştireceğiz.

Kaypakkaya, mektup formunda kaleme aldığı bir yazıda (“Başkan Mao’nun Kızıl Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım”) devrimin, kızıl siyasi iktidarların kurulmasının, ve devrimci partinin şiddet eylemlerinde bulunmasının koşulları üzerine bir tartışma yürütmektedir. Kaypakkaya, kopmak üzere olduğu örgütün hakim görüşlerini eleştirirken temel olarak şunları söyler:

Devrimin nesnel koşulları (yani “yukarıdaki sınıflar”ın durumlarını eskisi gibi sürdüremez hale gelmeleri; halk kitlelerinin eskisi gibi yaşayamaz hale gelmesi ve bir değişikliği zorunlu görmesi; kitlelerin bağımsız eyleminde muazzam bir yükselişin olması) mevcuttur; buna karşılık devrimci durumun öznel koşulları, sağlam bir parti örgütü ve oldukça güçlü bir kızıl ordu eksiktir.

Kaypakkaya, bir yandan silahlı mücadelenin başlatılmasının zamanı olduğunu söylerken, öte yandan buna eşlik edecek şekilde kızıl siyasi iktidarların kurulmasının ve ardından bunun ülke çapında bir devrim olarak örgütlenmesinin zaman alacağını belirtir. Kızıl siyasi iktidarların ülke çapında yayılması, Kaypakkaya’ya göre örgütün ülke çapında büyümesiyle eşzamanlı olacaktır ve Kaypakkaya’nın öngörüsüne göre bunun için epey zaman vardır: “Bugün biz ülke çapında örgütlenmiş bir hareket değiliz. (Rüstem arkadaş ülke çapında örgütlüyüz diyor ama yanılıyor.) Eğer öyle olsaydık mesele yoktu. Kısa zamanda da (hatta üç beş yıl içinde de) ülke çapında örgütlenemeyiz.”

Kaypakkaya için, öznel faktör denilen parti ve ordunun rolü merkezi önemdedir ve öznel faktör iradeye indirgenemez. Nesnel koşullar / öznel koşullar farkını düşünebilmeyi mümkün kılması bakımından genel Marksist literatürde devrimci özne (parti) öznel faktör olarak nitelense de, politik mücadelenin, yani parti merkezli mücadelenin seyri de maddi olgu ve kısıtların varlığı altında gelişir; maddi varlığın ve konjonktürün analizi yalnızca nesnel koşulların ortaya konması bakımından değil, “öznel” koşulların ortaya konması bakımından da önemlidir. Dolayısıyla, Marksizmin nesnel koşulları analiz ederken materyalist/realist, politik mücadele yürütürken romantik/iradeci olduğu, böyle bir “diyalektiği” bağrında taşıdığı şeklindeki yorumu reddetmek gerekir. Kaypakkaya’nın tutumu, kendi politik mücadelesinin seyrine de objektif bakan devrimci öznenin politik tavrına örnektir. Kaypakkaya, kendisini ve çevresini, devrimin güncelliğine motive etmek yoluyla değil, devrim sürecinin nesnel gerçeklerini kavramak ve onları hesaba katarak bir strateji oluşturmak yoluyla özneleştirir.

Kaypakkaya’nın yerel kızıl siyasi iktidarlar aşamasından geçeceğini öngördüğü bir devrim stratejisine sahip olması ve bu stratejinin bugün sorgulanabilir olması, bizim yürüttüğümüz tartışma bakımından kategorik bir önem taşımamaktadır. Kaypakkaya’nın düşüncesinin önemi, başladığı noktayla varmak istediği nokta arasındaki mesafeyi açıkça ortaya koyabilmesinde ve analiz edebilmesinde, kendi gücü doğrultusunda bu mesafe boyunca stratejiler geliştirebilmesinde yatmaktadır. Kaypakkaya’nın döneminden farklı olarak kırsal alanların kendine yetemeyeceği ve kent odaklı bir dünyada yaşadığımız önermesi, politik mücadelenin karmaşık ve uzun bir süreçten oluşacağı gerçeğini değiştirmiyor.

Okunma 1908 kez
Bu kategorideki diğerleri: « Kurban Olmayı Reddeden Kaypakkaya