Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Pazartesi, 09 Mart 2020 10:33

Ayrışmamış halka kimliksiz politika

Yazan

Resmi olarak Marksizmi referans aldığını ilan eden ve kendini Marksist gören politik öznelerin, devrimden önce içinde yaşadıkları ve düzeni yıkarak devrim yapacaklarını ilan ettikleri “ülke”yle, “devlet”le, devletin aygıtlarıyla –mesela “ordu”yla- ve “toplum”la ilişkileri nasıl olmalıdır? Bu saydığımız kurum ve varlıklarla “biz” zamiriyle anlamlandırılan bir ilişki kurulabilir mi? Ülkemiz, devletimiz, ordumuz, askerimiz, toplumumuz…

Bu, Erdoğan’ın İdlip’te yaşadığı ağır asker kayıplarından sonra açıklamalar yapan çeşitli sosyalist, komünist partilerin açıklamalarında yansıyan bir sorun örneği oldu.

“Suriye topraklarındaki askeri varlığımız derhal son bulmalı, askerlerimizin salimen evlerine dönmesi sağlanmalıdır.” (TKP’nin inisiyatifiyle başlatılan imza kampanyası metninden…)

 

“Memleketin tepesine çöreklenmiş AKP ve Saray iktidarının izlediği kirli politika nedeniyle ülkemiz komşumuz Suriye ile bir savaşın eşiğine gelmiş noktadadır.

Bu işin şakası yok!”(TİP, “Saraylar Savaş, Halklar Barış İstiyor”)

...

“İdlib’te dün yaşanan çatışmalarda 33 Türkiye askeri yaşamını yitirdi. Tüm halkımızın başı sağolsun (TİP, “Bu Savaş Bizim Savaşımız Değil! Akan Kanın Sorumlusu Saray’dır.”)

...

“(…) emperyalist dünyada gerilimlerin küçük bir hesap hatasında kontrolden çıkabilecek kadar keskinleştiğini bir kez daha vurgulamalıyız.”(TKP, “Bu Savaş Durdurulmalıdır.”)

...

“Hükümet Suriye ordusuna bir hafta verdirdiği kayıpları açıkladıktan sonra, Hatay Valisi ‘dokuz askerimiz şehit oldu’ bilgisini verdi. Sonra sayı hızla yükseldi. Kesin sayı belli değil, onlarca evladımız hayatını yitirdi. Halkımızın başı sağ olsun (TKP, “Bu Savaş Durdurulmalıdır.”)

Bu sözleri sarfedenlerin nasıl bir Marksizm algısı olduğu zihnimizde az çok canlanabilir: Ortada nötr bir madde gibi isteyenin kolayca şekil verebildiği bir halk var; AKP her nasılsa bu halkın başına “çöreklenmiş”, masum halkımız da bu duruma sabrediyor; sonucun zafer ya da yenilgi olmasından bağımsız savaş istemiyor halk. Savaş, ülkeyi istikrarsızlaştıracak ve sonu belirsiz bir yola sokacaktır. AKP ve doğrudan nemalananlar dışındaki her birey bu konuda zorlanmış veya kandırılmış vatan evladıdır.

Sormak gerek: Gezi’de işareti alınca görev belleyip eylemci kovalayan, 10 Ekim Ankara katliamı anmasını futbol stadlarında yuhalayan, katliamda kaybettiklerimize dair üzüntü bile duymayanlar da evlatlarımızdan mı? Bunu duyguları yarıştırmak için söylemiyorum; salt seslenilen halkın etkisiz masum nötr bir kitle olmadığını vurgulamak için söylüyorum.

Halkların mutlak, nötr, süreğen bir kimliği yoktur, onlara her daim sempatiyle bakılarak politik tutum alınamaz. Halk sözcüğü bir muhafazakarlık imliyor: Değişimi istemeyen, küçük ve güvenli bir çıkar elde etmeyi uman, yüksek değerlere itibar etmeyen bir kalabalık bu çoğu zaman. Elbette böyle olmasını suçlayamayız, nesnenin doğası böyle. Ancak Marksistin yönelmesi gereken doğanın bu olmaması beklenmez mi? Halkın kararsızlaştığı, ayrıştığı yani artık halkın halk olmadığı döneme ait bir varlık. Bu dönemde “halkın evlatları”, bir gerçeklik değil, politik bir taktiğin ifadesi olarak geçerlilik kazanabilir. Bu ifade ile ayrışıp devrime yakınlaşan kitlenin diğerlerini kapsaması isteniyor olabilir. Ancak böyle bir dönemden olabildiğince uzak bir süreçte, bu ifade halka bir kanal açmıyor, aksine egemenlerin açtığı kanalda yürümeyi dikte ediyor. Halkımızın evlatlarının durumu diğer her şeyden önemli hale geliyor. Örneğin mülteciler sorunu da aslında halkımıza zarar verdiği ölçüde önemlidir. Bu yüzden bunun en iyi çözümü ülkelerindeki savaşların bitmesi ve geri dönmeleridir. Bu halkımız için en iyi çözümdür; bu arada mülteciler için de en iyi çözümdür! Ama savaşın nasıl olup da biteceğine dair bir görüş yoktur bu iyi niyetli sözlerde.

Savaş ya da mülteci sorununa dışarıdan yaklaşım bu iyi niyetli (!) sözleri ifade etmekten ibarettir. Bununla Marksizm konusunda tepkili, en iyisinden şüpheci halkla aradaki buzların kırılacağı umuluyor. Buzlar kırılsa da inşa edilen geçitten geçecek olan halk değil, bizim taraf olacak. 

Türkiye devrimi sürecinin ölgünleştiği dönemleri yaşıyoruz. Bu “hikaye”ye okur kazanmak uğruna, heyecan katarak canlandırmanın yararı yok. Bu olsa olsa kötü bir yapıma yol açacaktır. Hikayenin dayandığı tecrübe, anlatı, zemin ve anlamına güvencimiz bizi ayakta tutmalı.

Okunma 563 kez Son Düzenlenme Pazartesi, 09 Mart 2020 10:53

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.